18 Ekim 2019 Cuma

M
2 2 2 2 2 2 2 2 2 2 2 2 2 2 2
G G G G G G G G G G
A A A A A A A A A A A A A A A
D D
3 3 3 3 3 3 3 3 3 3 3
B B B B B B B

HATAY MÜCADELESİNDE HASSA'NIN KONUMU

15 Kasım 2014, 00:01
HATAY MÜCADELESİNDE HASSA'NIN KONUMU
Nuri Aydın Konuralp'in yazdığı "Hatay Kurtuluş ve Kurtarış Mücadelesi Tarihi" adlı kitapta Hatay davasında Hassa'nın konumu şöyle geçmektedir:

"Fransız işgalinin hemen ilk günlerinde Ermeni zulmünden dağlara sığınan Türk yiğitlerinin Fransızlara karşı harekete geçmesi ve bunun sonucu olarak diğer şehirlerle olan ilgisini kesmesi, onları, bir takip hareketine itmişti. Bu ilk çeteler, Mığır'ın Gücük yaylasında toplanmışlardı. Bunlar, Kara Hasan Paşa, Deli Mustafa ağa, Muhacir Hasan, Ömer Hocanın oğlu Mehmet ve Ahmet, Söğüt'ten Ceridin oğlu Süleyman, Dönenin oğlu Mehmet, Çolak Mustafa, Gölpınarlı deli Ökkeş, Akbez'den Fadıkların Ahmet ağa, Morcanın oğlu Kara Mehmet, Hızırın oğlu İbrahim, Papanın oğlu Mustafa, Çaylı Gâvur Haci ve arkadaşlarından kurulu idi. Bu ilk mücahitler kafilesi ki: Dörtyol ve Hassalıların bir araya toplanmalarından meydana gelmişlerdi. Bunların takibine çıkan Fransızlar, Mığır'ın Gücük yaylasında karşılaştılar. Bu, Hatay'da ilk silahlı çatışmadır. Bu müsademede Fransızlar, iki yaralı vermişler iki de at ganimet olarak bırakıp kaçmışlardır. Mücahitlerden ise hiçbir ölü veya yaralı olmamıştır. Fransızlar bu ilk darbeden müteessir olarak Söğüt köyünden Ahmet Karagülle'yi, "Sen çetelerle haberleşiyorsun" diye hapsetmişlerse de birkaç gün sonra salıvermişlerdir. Ahmet Karagülle de, artık Fransızlar beni rahat bırakmaz diye silahlanıp dağa çekilmiştir. Bundan sonra da gene Gücük yaylasında Mücahitlere Fransızlar bir baskın yapmışlar, fakat bunda gafil avlanan mücahitler, Çukurovalı Murat ile Karafakılı Hasan adında iki mücahidi şehit vermişlerdi. İkinci müsademe de Gücük yaylasında olmuştur. Bundan sonra kendilerini toparlayan mücahitler bir Ermeni milisini öldürerek yakayı zor kurtarmışlardır. Bu vakadan sonra Çoklak Governor diye anılan Fransız kumandanı Andere bu mücahitleri, Hassa'ya davet ederek kendileriyle sulh yapmış, mücahitler silahlarıyla çarşıda pazarda serbest dolaşacaklar, kendilerine kimse dokunmayacaktır. Mücahitler bu suretle Hassa'ya inmişler, bir müddet Hassa'da kalmışlar serbest dolaşmışlarsa da, günün birinde düşman tarafından bir ihanete uğrayacakları hususunda şüpheye düştüklerinden bir gece ansızın Hassa'yı terk ederek bu defa da Kürtdağı'na gitmişlerdir. Bir müddet gene Fransızlara baskın vermekten hali kalmamışlardır. Biraz daha taraftar toplayarak Antakya'nın ilk baskını sıralarında Hassa'ya hücum ederek buradan Fransızları çıkarmışlardır. Fakat gene Fransızların Kaymakamı olan Koca Ali beyi Kaymakam olarak yerinde bırakmışlardır. Halep ve Şam'ın Fransızlar tarafından işgalinden sonra Maraş'a giderken, Hassa'da Kaymakam işte bu Koca Ali beydi. 23 Temmuz 1920. Görülüyor ki: Bu, takriben 10-12 aylık bir işgal devrinin Türklere karşı yapılan zulüm ve ceberutun doğurduğu bir karşı koyma, bir nefis müdafaasından başka bir şey değildir. Bu hareketlerin neticesi olarak halk şuna inanmıştır ki: Türkler, hürriyeti ancak ve ancak kendi bayraklarının gölgesinde bulabilirler. Ve şunu da çok iyi idrak etmişlerdir ki: Bir milletin ordusu dağılırsa onun yerine esaret gelir. O halde bu badireden kurtulmak için müsellah millet olmak icab ediyor. Öyle ise silahlanalım. Bundan sonra Kürtdağı yoluyla Halep'ten silah tedarik etmeye başladılar. Pek az bir zamanda Kırıkhan'dan İslahiye'ye kadar olan Gâvur dağlarının her iki geçesi hummalı bir şekilde silahlanmaya başlamıştı." (s. 21, 22)

 

"Hatay'da silahlı mücadelenin meydana gelmesinde üç etken göze çarpar: Birincisi Hassa ve Dörtyol, bu iki ilçede Fransızların işgal kuvvetleriyle birlikte gelen Ermenilerin intikamcı hareketlerine Fransızların gösterdikleri müsamahadan ürkerek dağlara çıkıp bu tecavüzlere karşı direnme ve buna karşı da Fransızların takip hareketine geçmesi... Amık da ise: Osmanlı ordularının Halep'i tahliyesinden sonra çöl Araplarının Amık ovasını yağma etmesine ilaveten Amığı işgal eden Fransızların ekalliyetlerden yazdıkları milis ve jandarmaların Türklere karşı haysiyet kırıcı hareketleri, üçüncüsü de Antakya'da Arapçılarla Fransızların aralarının açılması..." (s. 32, 33)

 

"Dörtyol silahlılarının yanına Payas bucağı silahlılarının da karışmasıyla yenilmez bir kuvvet haline gelmesinden korkan Ermeniler birer ikişer hep Ekbez manastırına toplanarak, Hassa, İslahiye arasında tehlikeli durumlar yaratmaya başladıklarından ötürü Gavurdağı mücahitleri de bir araya gelerek Ekbez manastırının etrafını kuşattılar.

Bu sırada, eski Konya valilerinden Arifî paşanın oğlu ihtiyat zabiti Emin Arifî bey de Hassa'da bulunan arazileri münasebetiyle orada bulunuyordu. İşte bu vatansever genç, Ekbez manastırında yığınak yapmış olan Ermenilerin, bu mıntıka için tehlikeli bir durum meydana getirmesini önlemek için bu mücahitlerin başına geçti. Çete reislerini bir araya toplayarak onlarla istişarede bulundu. Bu şahıslar şunlardı: Tiyekli Mehmet bey, Akbez'den Fadıkların Ahmet ağa, Haydar Güneş'in babası, Söğüt'ten Ceridoğlu Süleyman, Dörtyol'dan Ömer Hocanın oğlu Mehmet, Deli Mustafa ağa, Dörtyol'dan Kara Hasan Paşa, Kırıkhan köylerinden baba Kürt İbrahim ağa, Hassa'dan Danaboruk, İslahiye'den ihtiyat zabiti Süleyman efendi (Sakallı Zabit), Kürt Nebu ağa ve Tiyek Kaymakamı Koca Ali bey... İşte bu Türk çete kumandanları tek kumanda altında Ekbez manastırını sıkı bir muhasara altına aldılar. Her iki taraf arasında şiddetli çarpışmalar oluyordu. Fransızlar, Ermenileri desteklemek için İslahiye üzerinden iki defa Türk mücahitlerine saldırdılar ise de mücahitlerin mukabil saldırılarına dayanamayarak çekildiler. Fransızlar, bu Ermeni yığınağını takviye maksadıyla hücumlarını birkaç defa tekrarladılar ise de Şehli manastırına girmeye muvaffak olamadılar." (s. 34, 35)

 

"Asım bey, Halit çavuşun birlikte şehirde devriye gezmesine muvafakat etmişti. Gece devriyelerini hep beraber geziyorduk. Fransızlarla bir anlaşma kokusu hissetmeye başladım. Sütkardeşim olan Cemil Cemali'yi, bombardımandan şehri terk edip Karaksı köyüne giden Türkmen zade Ahmet ağaya gönderdim. O, bizi Hassa'daki Kuvvayi Milliye'ye takdim edecekti. Ben Narlıca'ya, Dedebey zade Hakkı beye gittim, onunla da görüştüm. Birlikte Hassa'daki Kuvvayi Milliye'ye iltihaka karar verdik, Çisirhitit yolundaki pınarda buluşacaktık.

Cemil Cemali lazım gelen tavsiye mektubunu Karaksı köyünden getirmişti. Tenekeci Davud'a dibi iki katlı olan bir su matrası yaptırarak mektubu içine koyup lehimlettikten sonra babamı ve cemiyetteki arkadaşları da görerek karargâhım olan Hacı Görüş köprüsüne geldim. Buradaki Osman çavuş ve diğer arkadaşlarla da helalleşerek Cisirhitit istikametine hareket ettik. Hakkı beyi sözleştiğimiz yerde göremedik. Arabhan'a gidip Ali ağanın da fikrini almaya gitmiş. Yolumuza devamla Bohöyük'e uğrayarak kardeşim İzzettin'i de alarak Amık'ta İnayet beyin köyüne geldik. İnayet bey bize, Hassa Müdafai Hukuk Cemiyeti reisi Emin Arifî beye bir mektup verdi, bir de bize kürtünlü bir eşek tahsis etti. Mektubu eşeğin kürtününün içinde sakladık, yağ tüccarı sıfatıyla yola çıktık. Silahlarımızı da bir yorgana sararak eşeğin üzerine yükledik. Biraz ilerledik karşımıza Hassa Kuvvayi Milliye'sinden Kafadar Mehmet adında bir silahlı çeteye rastladık. O, bizi Narlıhöbür köyüne paşa bey zade Halil beye götürdü. O geceyi orada geçirdik. Ferdası günü Halil bey de bize katıldı, beşimiz birden Hassa'ya gelerek mektubu Emin Arifî beye verdik. Emin Arifî bey bizi çok iyi karşıladı." (s. 61)

 

"Kadri ve Süleyman beylerin kumandasında 40 süvari, 40 piyadeden ibaret olan bir müfreze Mersin cephesinden Emin Ressa beyin kuvvetinden ayrılıp Hassa'ya gönderilen kuvvetin gelmesi üzerine vaziyet değişti. Bu kuvvetin maksadı: Belen, Kırıkhan ve havalisinde Fransız otoritesine karşı bir teşkilat yapmak idi. Biz de Maraş'a gitmeyi biraz sonraya bırakarak bunlara katıldık. Demrek boğazının ağzındaki Demrek köyüne, Andi Mehmet ağanın evinde karargâhımızı kurduk. Burada iken yanımıza Mustafa paşa zade İnayet ve Tayfur Mürseloğulları geldiler.

Kadri bey müfrezesi bir akşam Hassa'da kaldıktan sonra Maraş'a hareket etti. Biz, Antakya müfrezesi burada umulmadık bir muamele ile karşılaştık: Kaymakam Koca Ali bey, çarşıda bir tellal çağırttı: 'Antakyalılara hiçbir yiyecek satılmayacaktır. Çünkü bunlar uyuyan düşmanın deliğine çöp soktular, yarın Fransızlar gelecek Hassa'yı işgal edecek'. Biz paramızla Hassa'da aç kalmıştık. Fakat bereket versin oranın müftüsü Gürcü Ali Rıza efendi (Yılmaz) çarşıda beni yakaladı, evine götürdü: 'İşte size ev, istediğiniz gibi yiyin için, yatıp kalkın. Ambarlarımda hamdolsun her şey var.' diyerek evin anahtarını bana verip savuşup gitti. Bizler de hocanın ambarından bulgur alıp pilav pişirerek karnımızı doyurduk. Hoca, bizden ayrıldıktan sonra kaymakama gitmiş, onu çok ayıplamış, tabii düşmanla harp edecekler, siz de Kuvvayi Milliye'nin kaymakamısınız, ben de Kuvvayi Milliye'nin müftüsüyüm. Onlar da buraya bize yardım için gelmişlerdir. Sizin Antakya müfrezesine karşı yaptığınız muamele tamamen hatadır. Selahattin Adil bey bunu duyacak olursa çok fena olur demiş. Bu sırada oraya Emin Arifî bey de gelmiş. O da kaymakamı ayıplamış. Ferdası günü kaymakam bey, bir tosun keserek bizi davet etti, hatırımızı aldı.

Kaymakam Ali beyin sözü doğru çıkmıştı, aradan 5-6 gün geçmişti ki: Takviyeli bir Fransız alayının İskenderun'dan Kırıkhan'a geldiği işitildi. Biz Antakya müfrezesi olarak Emin Arifî beyin kumandasında cepheye hareket ederek Boklukaya mevkiini tuttuk. O zaman Hassa köylerinin haberleşme usulü şu şekilde yapılırdı: 3 el silah sıkılır, duyan köy bir tek silah atarak cevap verir. Ve aynı zamanda diğer köyler için de üç el silah atar bu suretle pek az bir zaman zarfında bütün köyler silahlıları ile cephede toplanmış olurlardı. Hakikaten bu şekilde haberleşmeyi müteakip pek az sonra Küreci değirmeninden Narlıhöbür'e kadar bütün Boklukaya, taa İslahiye'den beri toplanıp gelen mücahitlerle tutulmuştu.

Düşman karargâhını Kırıkhan-Hassa şosesi üzerindeki Bulgur pınarına kurmuştu. Uçağı ve süvari bölüğü vasıtasıyla bir keşif yaptı. Kasten düşmana yanlardan ateş açılmadı. Yalnız cepheden Boklukaya'dan ateş edildi. Düşman burasını şiddetli bir top ve makineli tüfek ateşine tuttu. Ve arkasından piyadesini taarruza geçirdi. Bombardıman esnasında mücahitler tam sipere girdiklerinden düşmanın ateşinden müteessir olmamışlardı. Çok şiddetli bir mukavemetle karşılanan düşman geri çekilmek zorunda kaldı. Bu minval üzere 4 gün süren muharebede düşman bir netice alamadı. Cephemiz taa İslahiye'den beri durmadan yeni takviye kuvvetleri alıyordu. Dördüncü gece, İslahiyeli Süleyman efendi kumandasında 26 kişilik bir fedai grubunun, düşmanın Bulgur pınarındaki karargahına yaptığı bir gece baskını sonucunda düşman alay kumandanı Kolonel Derigoen ile 15 karargâh zabitinin öldürülmesi üzerine düşman sabaha kadar cephemizin her yanını çok şiddetli bir ateş tuttuktan sonra sabaha karşı çekilmeye başladı.

Gece baskınına iştirak edenler şunlardır: Antakya müfrezesinden İzzettin ve Lütfi çavuş, Reyhanlı Tayfur bey müfrezesinden Hamit Öcal ile Faruk Cengiz, Mehmet Yediç, Kırıkhan'dan Yusuf Kılınç, Gevginoğlu Fahri, Çolak Veli, Kafadarın Mehmet, geri tarafı Hassalılardan kurulu tam 26 kişi idiler.

Düşman kaçıyordu. Bütün mücahitler siperlerinden çıkarak düşmanı takibe başladılar. Mücahitler, en çok düşman nakliyesini hedef almışlardı. Düşman süvari bölüğü ise hafif otomatik tüfeklerle çekilmeyi korumakta idi. Düşman Kırıkhan yolu üzerindeki köyleri ateşe veriyordu. Köylüler zaten hep dağlara çekilmişlerdi. Düşman bu muharebede 53 ölü, 80 kişi de yaralı vermişti. Bizim zayiatımız ise 12 şehit, 19 yaralıdan ibaret idi. Düşmandan alınan ganimet 71 adet tüfek, 8 adet nakliye hayvanından ibaret idi.

Birinci Boklukaya zaferi Antakya, Hassa, İslahiye, Kırıkhan, Reyhanlıların müşterek bir zaferidir.

Bu muharebede Hassa kadınlarının gösterdikleri fedakârlık da asla erkeklerden aşağı değildi: Onlar cepheye mütemadiyen su, yemek, ayran taşıyarak cepheyi beslemişlerdi.

Boklukaya'da düşman karşısında toplanmış olan mücahitleri tek bir kumandaya tabi disiplinli bir kuvvet saymak doğru değildir. Bunlar, kendi inisiyatifleriyle hareket eden askerlik görmüş köy ileri gelenlerinin idare ettikleri küçük gruplardır. Ve onları düşmanın, cehennemi andıran ateşleri karşısında sarsılmadan tutan şey, namus anlayışı ve haysiyet telakkisi idi: Birbirlerine karşı küçük düşmemek onların biricik kaygılarını teşkil ederdi." (s. 64, 69, 70, 71)

 

"Ocak ayının ortalarına doğru Fransızlar birinci Boklukaya mağlubiyetinin acısını çıkarmak üzere, kış mevsiminin gelmesini dört gözle beklemişti. Fransızlar gene bir takviyeli Fransız alayı ile Hassa üzerine yürüdüler. Birinci Boklukaya muharebesinde olduğu gibi Kırıkhan'dan taa Maraş civarına kadar olan vadinin her iki tarafındaki köylerin silahlıları Boklukaya mevkiinde yerlerini almaya başladılar. Fransızlar topları ve makineli tüfekleriyle cephenin her tarafını şiddetli ateş altına aldılar. Fakat bir türlü mücahitleri yerlerinden sökemiyorlardı. Harp gene 4 gün kadar sürdü. Bir taraftan şiddetli soğuklar ve diğer taraftan da cephane yokluğu yüzünden mücahitler arasında çözülmeler başlamıştı. Bunu gören Emin Arifî bey, cephanesi bol olan mücahitlerden topladığı bir miktar cephaneyi fişeği bitenlere dağıtarak bir müddet daha Fransızların üstün kuvvetleri karşısında mukavemete muvaffak olmuş ise de artık cephanenin bütün etrafta tükenmesi sebebiyle zaruri olarak geriye çekilmişler ve bu suretle Hassa ikinci defa olarak Fransızlar tarafından işgal edilmiş ve bu işgal Ankara İtilafnamesi gereğince vukubulan hudut tahdidine kadar devam etmiştir." (s. 90)

 

"Bir süre Maraş'ta kaldıktan sonra Dedebey zade Hakkı beyle birlikte Hassa'nın Tiyek köyüne geldik. Burada iken Hassa'ya hudut tahdidi komisyonumuz geldi. Hassa henüz Fransızların işgali altında idi. Hudut tahdidi komisyonumuzun başkanı miralay Edip beydi. Bu komisyonun içinde Ramazan zade tarihçi Niyazi bey müşavir olarak bulunuyordu. Hassa kaymakamımız Ekbez'de oturuyordu. Münferit hakim olarak da Tarsuslu Ruhi bey vardı. Kaymakam, Tevfik Demiralp adında hamiyetli bir gençti. Bu iki zatın müsaadeleriyle Hassa'daki hudut tahdidi komisyonumuzla görüşmek istedim. Fransızlar kabulde tereddüt gösterdiler. Bunun üzerine önümüze iki davul ve bir de zurna alarak silahlarımızı çaprazlama boynumuza takarak dolu dizgin Hassa'ya girdik. Bizim delegeler caminin karşısında bir evde yerleşmişlerdi. Fransızlar damlara mitralyozlar yerleştirmeye uğraşıyorlardı. Fransız delegasyonu başkanı sakallı bir Fransız miralayı, telaşla Edip beyin yanına geldi. "Bandi, Bandi" eşkıya eşkıya diye bağırıyordu. Edip bey bizlere hitaben "Kolonel canapları sizlere eşkıya diyorlar", demesi üzerine ben: "Kolonel cenapları eşkıyanın hukuki manası, kendi şahsi menfaati için yol kesen, köy basan, insanlara denir. Bizler ise hürriyet ve istiklalimiz için hayatımızı tehlikeye atan insanlarız, bizlere eşkıya diyen Koloneli'n Fransız olduğuna adeta şüphe edeceğimiz geliyor. Dünyada ilk defa hürriyeti beşer beyannamesi neşreden, Alsas-Loren için yıllarca hasret çeken bir Fransız'a ben bunu yakıştıramadım." dedim. Kolonel'in "Ben askerim, siyasetten anlamam!" demesi üzerine: "Ben siyaset yapmıyorum Sayın Kolonel cenapları, insan hakları üzerine konuşuyorum." dedim. Kolonel omuzlarını silkmekle cevap verdi. İlave ettim: "Türkiye sizinle anlaşabilir, Bayır-Bucak dahil olduğu halde beş yüz bin Türkün esaret altında bırakılmasına asla razı olmayacağız, kanımızın son damlasına kadar esaretten kurtulmak için çalışacağız, bundan, Kolonel cenapları hiç şüphe etmesinler."

Edip bey, bu sözlerimi harfi harfine Kolonel cenaplarına tercüme etmişti. Kolonel hiçbir şey söylemeden "Orevuar" diyerek Edip beyin elini sıktı, benim yüzüme de ters ters bakarak ayrılıp gitti. Toplantımızda hazır bulunan Ramazan zade Niyazi beyle Edip bey konuşmamdan fevkalade memnun olduklarını söylediler. Hassa'da işimiz bitmişti. Hakkı beyle birlikte, Hassa'ya girdiğimiz gibi davullu zurnalı oradan vedalaşarak ayrıldık.

Ferdası günü miralay Edip bey, Tiyek köyüne gelerek bizlere iadeyi ziyarette bulundular. Edip beyin bu hareketi Fransızların yanında adeta bir mesele oldu. Edip bey eşkıyaların yanına nasıl gidermiş? Kolonel, Edip beye bir teskere yazarak hayretini ifade etti. Edip bey de buna şu şekilde karşılık yazdı: "Bunlar bizim öz evlatlarımızdır, kendimi mutlak bir emniyet içinde hissediyorum alakanıza teşekkür ederim Sayın Kolonel cenapları."

Bu hadiseden sonra biz, kaymakam Tevfik Demiralp ve münferit hakim Ruhi beylerle istişare ederek Leçeye Köroğlunun gerine çekildik. Hudut tahdid komisyonuna şu biçimlerde notalar göndermeye başladık. "Hududun, Bayır-Bucağı da içine alacak biçimde düzeltilmedikçe bizleri hiçbir şey tatmin etmez." şeklinde notalar verdik. Tahdidi hudut komisyonu Hassa işini bitirinceye kadar Leçe'de Köroğlunun gerinde kaldık." (s. 134, 135)

 

"Kışı Maraş'ta geçirdik. Yaza Hassa'ya geldik. 26 Ağustos 1922'de başlayan büyük taarruz inkişaf ederek 30 Ağustos'ta düşman cephesi yıkıldı. Türk ordusu, Mustafa Kemal'in: "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir ileri..." kumandasına uyarak ordularımızın düşmanı önüne katarak 9 Eylül'de İzmir'e girişini, Hassa dağlarında duyduk. O büyük zaferi dağları çınlatan kurşunlarımızla tesit ederek büyük zafer şenliklerini Hassa'da yaptık. Hükümetimizin Antakya ve İskenderun ve havalisinin kurtuluşu hareketini kışa kadar bekledik. Bir kış günü Akbez'den hareketle Çardak denilen beli aşarak Dörtyol'a geldik. Kardeşim İzzettin çavuşa bir marangoz dükkânı açarak iaşemizin teminine çalıştık. Ben de fahri öğretmenlik yaptım." (s. 136)

 

"İşte ben tam bu sırada Kırıkhan ile Hassa arasında bulunan Aktepe bucağı Halkevi başkanlığına verildim. Yanıma Antakya'dan Hafız Selahattin ile kardeşim Yasin ve Baslıkalı Abidi alarak Aktepe'ye gittim. Oradaki arkadaşlar hep Söğütlü idiler. Kuvvayi Milliye zamanından kalma aramızda silah arkadaşlığı vardı. Hüseyin Paşa ve Karagülle'nin çocukları Afrit Mehmet gibi Kuvvayi Milliyeciler hep oraya göçmüşlerdi. Halkevi için bize köy odasını verdiler. Burada Elbistanlı Kürtlerden Mehmet ağa ile Koco ağalar da vardı. Koco, Fransızlara hizmet ederken bizim oraya gelmemiz üzerine çekilerek bize katılmıştı. Mehmet ağa ve kardeşi de esasen bizim tarafı tutuyordu. Oraya geldiğimi duyan Çolak Veli, Deli Ökkeş gibi eski Kuvvayi Milliyeciler de yanıma geldiler. Gerek Söğütlülerle ve gerekse diğer arkadaşlarla yaptığım müzakerelerde bilhassa dağ köylerinin çok mutaassıp olduklarını, şapka giyiminden çok kızdıklarını öğrendim. Derhal bulunduğumuz evin bahçesine ağaçlarla hayme şeklinde bir cami çevirttim. Hafız Selahattin efendi ezan okur beş vakit namazı kıldırırdı. Güzel sesiyle de Kuran okurdu. Kendimizi köylü ile hiç alakalanmaz gösterdik. Onlardan gelecek tepkiyi öğrenmek istiyorduk. Yanımıza köylerden bir takım delikanlılar gelip bizden şapka istediler. Onlara cevap olarak: Biz, buraya şapka giydirmeye gelmedik. Tabii köylü bizi tecrübe ediyordu. Tuzağa düşmedik.

Bir gün bize kimliği bilinmeyen bir adam getirdiler. Getirenler dediler ki: Bu adamı biz, toprağı öperken, elini göğe kaldırıp dua ederken yakaladık, dediler. Peki, kendisiyle konuşmadınız mı? dedim. Evet konuştuk, Türkiye'den kaçmış. Çünkü orada Kuranı Kerimi toplamışlar hep kuyulara doldurmuşlar. Camilere de haç koymuşlar. İşte onun için toprağı öpüp Allaha hamdüsena ediyormuş dediler. İsmi de Abdulcebbar imiş.

Derhal, açın şunun donunu, bakınız, sünnetli mi yoksa sünnetsiz mi? dedim. Açtılar (Kabuklu çıktı) tabii gece de onun icabına baktılar. Bir Ermeni olduğu anlaşılmıştı.

Perşembe günü oranın pazarı idi. İnayet bey haber gönderdi. Yanımıza gelecekmiş. Ben de bütün köylere mektup yazarak onları Aktepe'ye davet ettim. Her köyden kalabalık adamlar geldiler. Evlerde ne kadar sandalye varsa toplattım. Hemen üç dörtyüz kişi kadar köylü toplanmıştı. Nihayet İnayet bey de geldi. Ben müsaade alarak hitabet kürsüsüne çıktım. "Arkadaşlar Türkiye hükümetiyle Fransa hükümeti birbiriyle anlaştılar. Burada bir seçim yapılacak. Seçimi biz Türk'üz Türk'ü istiyoruz diyenler çoğunluğu alırsa burası Türkiye olacak. Yok... Eğer biz Arap'ız veya Fransız'ız diyenler çoğunluğu kazanırsa burası Arap veya Fransız olacaktır. Şimdi düşününüz: Dili dilinizden, dini dininizden olan Türk'ü mü istemek lâzım yoksa dili ve dini başka olan bir hükümeti mi istemek lâzım?"

Bundan sonra İnayet bey de bir kaç söz söyledi. Hafız Selahattin de güzel bir aşir Kuran okudu ve toplantı dağıldı.

Bir müddet sonra da beni buraya nahiye müdürü olarak tayin ettiler." (s. 156, 157)

 

"İskenderun sancağı bir vilayet haline getirilmiş ve Fransızlarla dostane münasebetleri bulunan Abdurrahman Melek Hatay valiliğine atandıktan sonra da merhum Şükrü Kanadlı'nın kumandasında olarak takviyeli dağ alayımız Hatay'a girmişti. 5 Temmuz 1938. Hatay'daki kaymakamlıklara ve nahiye müdürlüklerine Türkiye'den gelen Hatay doğumlulardan kaymakam ve nahiye müdürleri tayin edilmişti. Ben de bu arada Aktepe nahiye müdürlüğüne atanmıştım. Hatay idaresinde bu değişiklik yapıldıktan sonra seçime yeni baştan gidilmiş, seçimler vilayet tarafından tayin edilen sandık başkanları idaresinde yapılmış ve neticede yapılan tasnif sonunda ekseriyet Türklerin lehine tecelli ettiğinden müstakil bir Hatay devletinin kurulmasına karar verilmişti." (s. 158)

 

"Takviyeli Türk Dağ Alayı Komutanı Albay Şükrü Kanadlı'dan şu mektubu aldım.

 

Tak. Dağ Alay Komutanlığı

 

Sayı: 793                                                                                                        Hassa

5/7/1938

 

Aktepe Nahiye Müdürlüğüne

 

1- Bu gün 5 Temmuz 1938 saat 3.00 ten itibaren takviyeli Türk alayı birlikleri hududu geçerek Hatay'a girecektir.

2- Takviyeli alay Hassa-Aktepe-Kırıkhan yolunu takip ederek ve bu geceyi Saylak Kızılcağıl, Söğütobası mıntıkasında geçirecektir. Alakadarlara bu hareketten bilgi verilmesini dilerim.

3- 5/7/1938 gün ve 793 sayı ile Hacılar köyü karakol komutanlığı ile Aktepe nahiye müdürlüğüne yazılmıştır.

 

Takviyeli Türk Alayı K.

Albay

Şükrü Kanadlı

İmza

 

Aktepe nahiye müdürü sıfatıyla bu haberi alır almaz, her köye ayrı ayrı postalar çıkararak, bütün köyler halkı yeni elbiselerini giyinmiş olarak Hassa-Aktepe yolu üzerine inmelerini ve temiz testiler içinde askerlerimize içirilmek üzere bol ayran getirilmesini ve her köy yola kendi bayrakları ve davulları ile çıkmasını rica ettim. Rahmetli Hacı İnayet Mürseloğlu da, bana üzerinde "5 Temmuz 1938 Türk ordusu Hatay'da" yazılı bir altın saat verdi. Bunu Aktepelilerin yadigârı olarak Şükrü Kanadlı'ya takdim edersin, dedi. Ben de nahiye halkı ile yakınındaki köylüleri nahiye merkezinde toplatarak Aktepe köprüsünün ağzında Türk bayraklarıyla karşılama durumunu aldım. Tam saat beşi beş geçe alayın bir takım miktarındaki suvari öncüleri sırtta göründü. Bunlar Karasuyu takiben ilerlediler. Biraz sonra, başta Şükrü Kanadlı olmak üzere Türk alayı göründü. Köprüden geçerken 100 yaşlarında olan Ömer Gülle'nin ninesi, kesilecek olan kurbanların arasında üç yaşındaki torunu Mustafa Kemali, Şükrü Kanadlı'nın atının tırnakları dibine yatırarak, kurban etmek için bıçağını çekmesi üzerine rahmetli Şükrü Kanadlı atından hemen atlayarak ninenin elinden bıçağı çekip aldı ve çocuğu kucaklayarak birisine verdi. Nine: "Bırak paşam... Benim nezrim var. Dört tane oğlumu Çanakkale'de onun, Mustafa Kemal'in yanında şehit verdim. Türk ordusu bu topraklara ayağını basarsa, onun kumandanının ayakları altında onun torununu kurban ederim, diye adadım. Bırak da adağımı yerine getireyim..." dedi. Kanadlı, kesilen kurbanları işaret ederek "Bunlar senin adağının yerine geçer" diyerek ninenin elinden tutup birlikte nahiye merkezinin bahçesinde hazırlanan istirahat yerine kadar getirdiler. Bütün evlerden toplattığım sandalyelerle birlikte genişçe bir masanın başına rahmetli Kanadlı'yı davet ettim. Misafirlere ikram edilecek kahve ve ayranlar içildi. Dağ alayına ve kahraman komutanına hitaben aşağıdaki konuşmayı yaptım:

"Hoş geldiniz, hoşlar getirdiniz bize. Aziz kurtuluş müjdecileri hoş geldiniz. Bizlere hürriyet getirdiniz. Sizler, istiklal ve anavatana kavuşma havasını bize estirdiniz. Yirmi yıldan beri akmakta olan gözyaşlarımızı dindirmeye gelen ey kahraman Türk ordusu ve onun kahraman komutanı aziz Kanadlı. Sizlerin, atlarınızın, Mehmetçiklerinizin ayaklarından yükselen tozlarla gözlerimizi sürmelediniz. Sizlere ebediyen minnettarız. Yaşasın Mustafa Kemal Atatürk... Yaşasın kahraman Türk ordusu... Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti..."

Kanadlı bu konuşmaya aşağıdaki konuşma ile cevap verdi:

"Kahraman Aktepeliler, nahiye müdürünüz Nuri Aydın'ın sizlere tercüman olarak yapmış olduğu konuşmadan çok mütehassis oldum. Benim heyecanım asla sizin heyecanınızdan aşağı değildir. Beni ve alayımı karşılamakta göstermiş olduğunuz hareketlere candan teşekkür ederim. Kahramanlar arasında duyduğum sevinci ölünceye kadar unutmayacağım. Hepinize candan teşekkür ederim."

Yemek vakti olmuştu. Mehmet ağanın, Hüseyin Paşanın, Koco ağanın, Ömer Gülle'nin, Gök Ali'nin evlerinde hazırlanan etli pilavlarla asker ve subaylara bir öğle yemeği verildi. Bundan sonra da Bulgurpınarı istikametine uğurlandılar. Sabah erken Kırıkhan'dan hareket eden Kanadlı Antakya'ya gidecek kısımla birlikte öğle sonu Antakya'da coşkun tezahüratla karşılandı. Antakya'daki karşılamayı yapan halk yüzbin kişiden eksik değildi. Askeri kucaklayanların, ayakları altına yatanların haddi hesabı yoktu. Her taraf bayraklarla donatılmıştı. Yılların hasreti gönüllerde bir coşkunluk haline gelmiş, sevinç gözyaşlarının yıkadığı yüzlerde parıldıyordu." (s. 159, 160, 161)

 

Selim Çelenk'in yazdığı "Hatay'ın Kurtuluş Mücadelesi Anıları" adlı kitapta Hatay davasında Hassa ile ilgili bir anısı şöyledir:

"4 T:emmuz", Amerika Birleşik Devletleri'nin resmi bayramıdır. 1930'lu yıllarda Antakya'da eski eser kazıları yapmakta olan Amerikalı Prof. Mc Ghee adlı bir bilim adamıyla kapı komşusu idik. Her yıl olduğu gibi 1938 yılının 4 Temmuzunda, bayramları onuruna evinde bir balo düzenlemiş, beni de baloya davet etmişti. Türkiye'nin Hatay Temsilcisi Cevat Açıkalın ile Vali Dr. Abdurrahman Melek de baloda hazır bulunuyorlardı. Balo devam ederken saat 22.30 sıralarında Cevat Açıkalın'a bir telgraf getirdiler. Telgrafı okuyan Açıkalın beni bir kenara çekerek "Ordumuz yarın sabah saat 05.00'den itibaren Hassa ve Payas üzerinden, 2 koldan Hatay'a girecek. Hemen şimdi bir beyanname hazırlayıp durumu halka bildirin. Siz de iki gruba ayrılarak Ordumuzu karşılamaya gidin.." dedi.

Çoktandır sabırsızlıkla beklediğimiz bu müjde bizi şaşırtmadı. Fakat sonsuz bir heyecana kapıldık. Mutlu sona yaklaşıyorduk. Baloyu yarıda bırakıp hemen matbaaya koştum. Mürettiplere haber salındı. O zaman Yazı İşleri Müdürlüğünü yaptığım "Yenigün" gazetesinin bir ilâvesini hazırlayarak saat 24.00'de halka dağıttık. Biz de arkadaşlarla 2 gruba ayrılarak sınıra hareket ettik. Ben Hassa kolunda idim. Saat 04.00'de, sabahın alacakaranlığında Hassa sınır karakolundaydık. Sınır kapısında olağanüstü bir durum, bir hareketlilik beklerken ortalık sakin, Mehmetçikler normal görevleri başındaydı. Sınır kapısındaki nöbetçilere "Ordumuz Hatay'a girecek mi?" diye sorduk. Mehmetçik soğukkanlılıkla "Evet.. Girecek." diye yanıt verdi. Yarım saat kadar sonra ak saçlı bir Albay, motosikletle sınıra geldi. Sahra telefonunu açan Albay, Genel Kurmaya şu raporu yazdırmaya başladı:

1) Ben Albay Nazmi..

2) Saat 04.45..

3) Alay saat tam 05.00'de Hatay topraklarına girecektir..

4) Bundan sonraki harekât arzedilecektir..

Sabahın erken saatlerindeki bu konuşmayı kendimizden geçmiş halde, gözlerimiz yaşlı heyecanla izliyorduk.

O zaman 11 yaşında olan kızım Tomris Çelenk de bizim karşılama kafilesindeydi. 5 dakika sonra Hassa kışlasından tozu dumana katarak gelmekte olan süvarilerimiz göründü. Kızım Tomris, süvarilere doğru koştu, en öndeki süvari subayının üzengisini öptü.

Saat 05.00'ti.. İlk Türk süvarileri 19 uzun yıl sonra 40 Asırlık Türk Yurdu Hatay'a ayak basıyor, Ulu Kurtarıcı Atatürk 15 Mart 1923'te Adana'da verdiği sözü yerine getiriyordu.

Yıllar önce yaşadığım bu tarihi olayı, benim için çok değerli, unutulmaz bir anı olarak o günün taptaze heyecanını duyarak yazıyorum." (s. 90, 91)

 

    Yorumlar

HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
Sizce Hatay depreme hazır mı?

NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
EN ÇOK YORUMLANANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
e-gazete
  • Hatay Olay  -Güncel Hatay haberleri, Son dakika Hatay haber ve Gelişmeleri. - 15 Ocak 2016 Manşeti
SENDE YAZ
Ziyaretçi Defteri
Ziyaretçi Defteri

Siz de yazmak istemez misiniz?

Ziyaretçi Defteri
ARŞİV