17 Ekim 2019 Perşembe

M
2 2 2 2 2 2 2 2 2 2 2 2 2 2 2
G G G G G G G G G G
A A A A A A A A A A A A A A A
D D
3 3 3 3 3 3 3 3 3 3 3
B B B B B B B

(AMUK OVASI’NDA) PAZAR YERİ

Yığın yığın bahar bulutları altında yeni yeşillenmiş dümdüz Amuk ovası yer yer kâh gölgeye, kâh güneşe rastlayarak renkten renge giriyordu. Beş, on dakikada bir kendimizi ya akşam loşluğuna bürünmüş, ya öğle ışığı içinde kalmış. yahut sabah alacasına ermiş sanıyoruz; gökteki bulutların hareketine ve yoğunluğuna bağlı, sürekli olarak vakit değiştiriyoruz; sürekli gölge, aydınlık veya esmerlik içinde bir akşamı, bir öğleyi, bir sabahı buluyoruz.

23 Şubat 2015 Pazartesi 12:53
(AMUK OVASI’NDA) PAZAR YERİ

(Hikaye)
Refik Halid KARAY

Yığın yığın bahar bulutları altında yeni yeşillenmiş dümdüz Amuk ovası yer yer kâh gölgeye, kâh güneşe rastlayarak renkten renge giriyordu. Beş, on dakikada bir kendimizi ya akşam loşluğuna bürünmüş, ya öğle ışığı içinde kalmış. yahut sabah alacasına ermiş sanıyoruz; gökteki bulutların hareketine ve yoğunluğuna bağlı, sürekli olarak vakit değiştiriyoruz; sürekli gölge, aydınlık veya esmerlik içinde bir akşamı, bir öğleyi, bir sabahı buluyoruz.

Oysa ki asıl vakit: Sabah.

Kapıma vurup haber verdiler; istersem “Pazar Yerini” görmeye gidebilecektim. Türk, Kürt ve Arap milletlerinin karışık bir alışveriş yeri olan bu Pazar yerini seyretmek fırsatını kaçırmamak için acele giyindim. Bulunduğun bucak merkezi, tanınmış ağalarınkiler bir yöne, çoğunlukla “HUĞ” denilen bataklık sazından yapılmış evlerden oluşmuştu. Sazlardan kar, yağmur geçmiyordu. Taşsız, kerestesiz memleketlere has bu gibi binaları nerede görürseniz bilin ki o yerlerde kışın şiddetli soğuk, yazın boğucu sıcak, sıtma ve sağlıksızlık vardır. Amma, şimdi bahardı... Ancak kışı şiddetli, yazı boğucu diyarlarda karşılaşılan coşkun bir bahar ...

Misafir olduğum tamamı taş, yeni biçim konağın “Amuk”a egemen yüksek balkonundan şöyle, yakınlara bir göz gezdirdim: Ovanın çevresi fırdolayı dağ... Önce sırtımızı verdiğimiz “Kürt Dağı”var. Sonra “Toroslar” a kol uzatan “Gavur Dağları” ta karşımızda... Kırmızı
toprak yamaçlı veya loş uçurumlu dizileri üzerine önceki gece fırtınaların yığdığı karlar, kardan çok sise, dumana benziyor ve insana, bulutlarla karıştıkça, sıyrılıyor hissini veriyor. Batıdaki “Kızıl Dağları” ise göle gölge salmış, tam bir İsviçre görünümü... Güneyde Lübnan gövdesinden bir yüksek parça: “Kel Dağ”...onun karları göğe ermiş , tepesi görünmüyor.

Doğuya doğru “Seman Kayalıkları” ... Bu çıplak kayalıkların taşları hep leylak renginde... Çok sıcak gibi duruyor ve öyle ısınmış, yanmış kavrulmuş, bir durumu var ki ardında Arabistan’ı sakladığına inandırıyor. Bütün bu dağlar “Amuk’un” yemyeşil bahar peyzajına üstün bir sanatla yapılmış, kabartma, heybetli ve renk renk bir çerçeve gibi, dört tarafından geçmiş...sanki yere yatırılmış ve cilası yeni vurulmuş bir büyük levhaya ayakta bakıyorum. Baktıkça bakmak istedim.

Fakat ovanın halkını pek yakından, Pazar yerinde, omuz omuza, diz dize görmek, incelenmesi seyretmesi daha az ele geçer manzaralardan…

Çabucak giyindim, yokuş aşağıya, beni götürdükleri tarafa, süratle indim. Yaklaştıkça, daha meydanı görmeden, Huğların ardından seslerin kaynamasından oluşan şaşırtıcı bir fokurtu duyuyorum; bu, alışveriş uğultusu…Ovanın zümrüt yeşili, dalgasız denizin üstünde -asıl
denizlerde olan anafor izleri gibi- tirşe bir çok yollar; köylere giden dar, karışık, dönemeçli yollar bunların her birinde sekiz on kişilik kadınlı, erkekli köylü dizilerinin acele acele bizim yöne geldiklerini görüyorum. “Amuk” un düzlüğünü yer yer kabartıp şişiren, Türklerin “höyük”, “Arapların” “tel” dedikleri yapay tepeler yanında kesinlikle bir köy var: Nasıl karınca yuvaları toprakları taze taze kabartırsa hüyüklerde tıpkı öyle… Bu insan yuvaları yönünden gelen adam ve hayvan sürüsünü, ben, azman bir çeşit renkli karıncalar gibi o
toprak kabartıları içinden, yerin altını eşerek çıkmış sayıyorum.

Kanatlı birer karınca telaşı, tutkusu ve iş severliği ile alışveriş Alanına doğru bir koşuyorlar ki…

Sonunda, köşeyi döner dönmez, birden bire önüme serildi. Önce yadırgadım ve hoşluğunu anlamadım. Yerde, renk renk bir kaynaşmadır gidiyor, durgun sabah havasını her makamda bir gürültüdür dolduruyor.

Alışverişten fazla bu bir pazarlık, hayır çekişme, daha doğrusu bir kavga… Biraz daha sokuldum. Satıcılar mallarını toprağa dizmişler, birer yöne bağdaş kurmuşlar, müşteriler ise sergilerinin çevresine çömelmişler, karşılıklı atışıyorlar: Yeminler, antlar, direnmeler,
dayatmalar… Alışveriş bu biçimde yapılıyor. Pazar yeri asıl üç büyük bölüme ayrılmış: Önce kumaş sonra yiyim, içim ve süs eşyası, daha sonra da hayvan alım satımı. İşte kumaş satılan taraftayım. Burası en eğlencelisi, şöyle ki kadın müşterilerle dolu. Kadın da burada üç
cinse ve üç kılığa ayrılıyor: Karalarla bürünmüş bedeviler; başı kalıplı Kürtler; entarili yemenili Türkler. Köylü kıyafeti bakımından bedevilerinki en vakarlısı, en hoşu. Baştan ayağa kadar hepside kapkara giyinmişler; üstlerinde çiğ hiçbir renk yok. Süs olarak başlarını maden bir zincirle beş, on gümüş ikilik süslüyor. Gençlerin şakaklarında bazan, bir gümüş sikke sokulu… Çoğu ipince belli, göğüsleri ileride, uzun, çok biçimli yaratıklar. Saçları yalnız biraz arkadan, bir tura da şakaktan görülüyor. Dudaklarının mosmor rengine rağmen insan, yüzlerini sevimli buluyor, bakmaktan tiksinmiyor. Kürt kadınlarının başları bir yabancıya kesinlikle, ilk bakışta şaşkınlığa düşürür. Nasıl, neler koyarak, ne özenle onları, böyle üzerlerine yemeni sarılmış birer fes durumuna sokmuşlar? Her halde yakışıksız bir şey… Gençleri telli pullu, yalancı altın dizili başlıklarının çevresine, ayrıca siyah veya sincap rengi birer veya bir kaçar tüy dikmişler. Bu tüylerde siyahı bir kuşa aitmiş diğeri bir cins ördeğin
bilmem neresinden çıkarılmış… Belki bunları nazarlık olarak takıyorlar; kuşkusuz kendi nazarlarından; başkalarının bizlerin gözleri değmez. Çoğu bodur, endamsız, kemikli yüzlü ve sönük gözlü olduklarından arlarında güzelceleriyle karşılaşmak hemen hemen olanaksız... Kırmızılı pembeli kumaşlara hırsla sarılıyorlar. Hepsinin saçı iki veya bir kol olarak arkaya salıverilmiş. Hatta garibi saçı kısa olanlar, saça benzeyen bir kıl urganı saç gibi sırtlarına
salıyorlar. Şakaklarında ise kaküller bol bol başlarının kalıbını süslüyor. Şalvarları basmadan... Ayaklarında kaba kunduralar var. Bedevi kadınları altı iri çivili bir tür yarım çizme giyiyorlar. Türk köylülerinin kadınları ise bu ikisinden de yalın; sırtlarında entari, başlarında bir yemeni... Tazeleri yemenilerinin kenarına -bahara işaret olsa gerek- bir tutam taze ot iliştirmişler. Sarı renk bunları öteki renkli kumaşlardan fazla çekiyor. Saçları çoğunlukla altı sıra örülmüş,  meydanda açıkta sırtlarına bırakılmış; kaküller bunlardan da pek
taşkın... Fakat hepsi de çok sıcakkanlı.

Eğildim, bakıyorum; Yere serilmiş dört çuval üzerinde çerçici, ufak tefek ve çeşit çeşit neler dizmişti... Erkek, kadın Pazar yerini dolduran bütün köylüler de sıra sıra geliyorlar ve benim gibi eğilip bakıyorlar. Hatta daha fazlasını yapıyorlar, Çömeliyorlar ve yerde ne varsa birer birer elliyorlar. Mesela bir “pompei” losyonu var. Bunu tutup burnuna götürmeyen ve kapalı, gödreli ağzından kokusunu sezmeye çalışmayan kalmadı. Kutsal bir emanet gibi ne de saygıyla el sürüyorlar. Ah bu bayağı “pompei”.... Ben, onu, bir senedir nerelerde, hangi evlerde görmedim ki... Eğlence kadınlarının tuvalet masasından tutunuz , kalantor odalarında ve diğer yönden en sapa, kıyı kenar köylü damlarında bile kesinlikle bir konsol, höcre veya dolap köşesinde yer tutuyor. “El-cezire” ortasında, bir aşiret çadırında da rastladım, Amuk gölü yanında bir huğ içinde de.... İşte burada da vardı, satılıyordu. Amma paha biçilmez bir mal, çeşmi billur bir çiçeklik, “Jibe” bir sürahi, saksonya bir tabak gibi onu eline alanlar
heyecana geliyorlardı. Bir genç kız da şalvarının fazlalığını önüne toplayarak çömeldi, kararsızca ellerini uzattı, ancak yayık, güğüm, tencere ve bakraç gibi kaba şeyleri tutmaya alışmış olan bu el uzaktan bile seçilir bir acemilik ürpertisine tutulmuş, şişeye sarılmış, çekmişti. Şimdi tıpalı ağzını o da kokluyordu. Satıcı:

-Bir damlası bile odayı doldurur, üç gün kokusu geçmez!..

Diye övdü. Onu bu taze kızcağıza hediye edebilmek mümkün olsaydı... Gözümün önüne birden bire, İstanbul da alışveriş ettiğim parfümöri mağazaları geldi. “Korti”nin, “Ubigan”ın “Dorse” nin,” Aris’in, “Lamot”, “Burjuva” ve başkalarının yüz çeşit şişe ve yüz biçim kutuda korunan, kışkırtıcı kokularını bir anda hatırladım. İşte leylak rengi karton kutusunda şişkarınlı “kelk flör”... İşte üstünde patlamış bir hava fişeğini gösteren sembolik resimiyle yassı “Pari Koti”... Konik şişede, yaldızlı maden tıpalı “Lor Blö”... Daha böyle neler! Yalnız ıtırları ve şelilleri hatırlamakla kalmadım, onları verdiklerimde zihnimden sarışın, esmer, dolgun veya ince renkleri ve vücutlarıyla kısa bir geçit resmi yaptılar... Dalgınlaşmıştım. Yanımda bir eşek bağırdı. Ha, evet, ben şimdi Galatasaray bitişiğinde parfüm mağazasında değil, Amuk yöresinde bir köylü pazarında idim; gülümsedim ve seyre devam ettim.

İşte başka bir çerçici ...Neler yok!... Taş düğmeler, toplu iğneler, yüksük ve makaralar, kibrit kutuları, düdükler, mis sabunları, makaslar, ”Kaloderma” pudraları, ”mikado “ lavantası, cep
aynaları. Yeni evlendikleri anlaşılan bir çift köylü geldi. Kadın kocasına cilvelenerek dedi ki:

-Tarak da alak da artık gidek!

Delikanlı beş, on günkü aşk dolu gecelerin lezzeti ile başı dönmüş, kahramanlığından gururlu, eli açıktı. Kısaca:

-Alak!

Diye cevap verdi. Aldılar. Kadın içi tıklım tıklım kumaş, kurdela, baş örtüsü gibi kadın eşyası ile dolu olan torbasına bir de tarak kattı; işte yan yana gidiyorlar; ovanın yeşilliğine karışıp ufalıyor, eriyorlar...

Zorlamaya benzeyen bir alım satım... Sahibi öküzü bir boynuzundan çekiyor, alıcısı diğer boynuzundan... Çevredeki halk ise iki olmuş, bir kısmı satana, öbürü alana yardım ediyor; karşılıklı bağrışıyorlar. Hayvan ise kendi yüzünden kavga çıktığına veya kavganın kendi başın
koptuğuna kaygısız, boynunu eğmiş, ot yiyor. Sonunda pazarlık uyuyor yenisi öküzü önüne kattı; eski sahibi altınları saymakla meşgul... Kim bilir kaç senedir kullandığı yumuşak başlı hayvana bir son bakış fırlatmaya gerek görmüyor. Öküz de öyle... Yeni sahibini hiç
yadırgamadı, İstifini bozmadan ve başını geriye çevirmeden gidiyor.

Ötede bir bedevi kadın iki yavrulu keçisini satıyor. O, bana biraz üzgün gibi göründü. Belki de, on mecidiyeden fazla vermediklerine üzülüyor; yürüdüm. görünüşe göre vergi borcu gibi sebeplerle Anadolu’dan davarını, kazanını sattığı belirtilen hikaye ve makalelerin etkisi midir, nedir, bu satışta kederli bir nokta sezdim. Belki de yok... Keçilerini satacak, cebindeki parasına bunların bedelini ekleyecek ve bir çift öküz alacak! Şurada eşek satıcısı var... Ne hovarda bir eşek bu: başında çekişip dururlar, dişlerini yoklarlar, kulaklarının ve ensesini sıkarlarken o kendi işiyle uğraşıyor: Yerde dişi izi arıyor ve dişi kokusunu bulduktan sonra
sırıtkan, iğrenç ağzını göğe kaldırıyor ve şehvet ilahına teşekkürlerini bildiriyor. Sonunda kalçasına eski sahibinden bir sopa yedi, silkindi; tam bu sırada hayırlaşılmıştı; yeni sahibi de ;
yürütmek için ikinci bir sopa indirdi. Birincisi elinden çıktığına kızmış gibi kuvvetli vurmuştu; ikincisi de hükmüne geçtiğini anlatmak isteği ile ondan kuvvetsiz vurmamıştı. Lakin Merkep bu sopalara ne kadar az önem veriyordu... Aklı şu bahar sabahında , Pazar yerine bir balo bolluğu ile dolduran dişilerde idi. İşte yine eğildi, yine bir sopa yedi, aldırmıyor ki... Dilek ve şükranının, vurmalara rağmen dayanıklılıkla ve boyun eğişle belirtiyor, başını göğe kaldırmış sanki her hafta Pazar yerine getirilerek elli sopaya razı, satılmak ve bu sebeple şu bol kokudan yararlanmak için Hazreti Süleyman’a yanık yanık, candan, yürekten, yalvarıyor.

Öğle üzeri Pazar tenhalaştı; “Amuk” yolları yolcu topluluklarıyla hareket içinde... Meydan, taze soğan, marul kabuklarıyla ve hayvan gübreleri ile yaşlıklarla dolu. İğreniyorum; dönüyorum. Kapısında yirmi, otuz köylünün biriktiği bir izbe, loş dam; içinden zil, ud ve
kadın sesleri geliyor. Burası avam lisanınca “Tiyatro”... Alışverişte kazanılan ikiliklerin düşeceği çukur. Başımı uzattım, baktım: az önce Pazar yerindeki kıştan çıkmış, tüyleri bozuk, kemikleri fırlak, tımarsız ve aç inekler gibi çaresiz, aşağılanmış ve satılık üç kadın, sahne olması gereken bir köşede çalıp söylüyorlar; birisi oynuyor; hem de oynak bir hava ile: ”sallasana... sallasana mendilini!” diyor ve kalçalarını sallayarak dönüp duruyor.

Ben yokuşa kendimi verdim; şimdi “Amuk”a arkamı çevirmiş, “Kürt Dağı”nın şirin bir yamacına ağır ağır tırmanıyorum. Ve ıslık ile o deminki türküyü tekrarlıyorum:

Sallasan sallasana mendilini...

Göndersene, göndersene sevgilimi..

 

Neşem, iştahım var; sanırım gördüklerimden memnunum ve kuşkusuz sağlıklıyım.

****

Refik Halid Karay

Kaynak: Bir içim Su; İnkilap ve Aka basımevi, İstanbul. 1982.

"Dr. Hasan Ayparlar'ın Katkılarıyla"

    Yorumlar

HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
Sizce Hatay depreme hazır mı?

NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
EN ÇOK YORUMLANANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
e-gazete
  • Hatay Olay  -Güncel Hatay haberleri, Son dakika Hatay haber ve Gelişmeleri. - 15 Ocak 2016 Manşeti
SENDE YAZ
Ziyaretçi Defteri
Ziyaretçi Defteri

Siz de yazmak istemez misiniz?

Ziyaretçi Defteri
ARŞİV